www.harunhalici.com
HH

ACI



  Nefes alamıyorum. Gözlerimi açamıyorum, yanıyor. Parmaklarım morarmaya başladı. Birkaç dakikaya sıkıntı damarlarımdan fışkıracak. Burnum kanıyor bile. Ciğerlerimi daha önce hiç bukadar hissedememiştim. Soluduğum havayı hiç bukadar özümseyememiştim. Duyamıyorum, sadece uğultu var. Gürültü duymak için yalvarabileceğim aklıma gelmezdi. Vücudumun yandığını hissediyorum. Damarlarımdaki kanın soğukluğunu hissediyorum. Düşüncelerimin beni terk ettiğini hissediyorum. Hissizleştiğimi hissediyorum.

  Uykum geliyor. Nefeslerim yavaşlıyor. Soluduğum hava gitgide değerleniyor. Canımın acıması gerekirken  kalbim acıyor. Yaşananlara, düşüncelerime,hissettiklerime, bana acıyor. Tırnaklarım etlerimden, etlerim kemiklerimden ayrılmak istiyor. Birinin eline hiç bukadar ihtiyacım olmamıştı.

  Kendimi duyamıyorum artık. Nefes almıyorum. Herşey yerliyerine oturdu, sorunlar bitti. Artık gözlerim açık, yanmıyor. Düşüyorum, derin karanlığın içinde sadece düşüyorum. Yavaş, sakin, huzurlu...

GÖZ YAŞI



-Aa sen ağlıyorsun. Neden?

   Dedi yanıma gelen ve benim içten ağlayışımı duyan bir kız. Ellerim kafamın üstünde, dizlerime kapanmıştım. Kafamı hiç kaldırmadım, burnumdan akan sümüğüm salyalarıma karışmış olsada hiç kaldırmadım kafamı, suratını hiç göremedim. Nasıl bir insan olduğunu hiç bilemedim. Tahmin edebildim sadece iyi biri olduğunu: bana yardım edişinden ve ses tonundan. Sesi kız kulesi kadar güzeldi ve zarifti.

  Ben ağlamaya devam ettim. Yanıma oturdu. Birsüre hiç konuşmadı. Bana baktığını hissedebiliyordum.

-Hadi ama seni bu kadar ağlatacak ne olabilirki?.

  Bilmiyordu. O yüzden bu kadar basit konuştu. Nereden bilecekti ki buralardan çekip gitmeyi düşündüğümü, herkese lanet ettiğimi, bıktığımı, hasta olduğumu.... Anlatmak isterdim ama gücüm yoktu. Hiç tepki vermedim. Ağlamaya devem ettim. Oturdu, öylece yanımda oturdu. Git, yalnız bırak beni demek istedim ama onuda yapamadım. Tükenmiştim, tükeniyordum.

  En sonunda anladı derdimin büyük olduğunu, çözüm bulamayacağını, boşa konuştuğunu. Yinede kaldı yanımda. Hiç konuşmadı birdaha. Derdini paylaşıyorum dercesine oturmaya devam etti. Yanımızdan geçenler oldu ayak seslerini duyabilmiştim. Gördükleri tablo salya sümük ağlayan bir erkek ve yanında oturan sesi kadar güzel olduğunu tahmin edebildiğim bir kız.

  Birsüre sonra kalktı yanımdan hiçbirşey demeden. Sadece kalkarken sırtımı sıvazladı, sanki üzülme herkesin başına gelir demişti. Bende biliyordum herkesin başına gelebileceğini, bende farkındaydım ama reddediyordum kendimce.Sanki; En büyük acıyı ben çekiyordum, en fazla ben haketmiyordum, en çok ben üzgündüm, en dipteki de bendim, en kötü de bendim, en büyük yarası olanda, herşeyin suçlusu olanda bendim, bana göre ben, ben bile değildim. Kim olduğumu anlamamışken vücudumdaki suyun tükendiğini hissettim.

  Kız gitti, artık dahada yalnızdım. Hiç konuşmamış olsamda çok sevmiştim kızı. Anlamıştı beni, yada anlamış gibi yapabilmişti.

  Anlamış olmasını umut ettim, Geri dönüp banada anlatmasını umut ettim. Ama gelmedi, dönmedi geri. Kendi başıma anlamak zorunda kaldım:  Dedim ya sorunların en fazlasıydı bendeki: Ben büyüyordum..

HALAT


(HH)-İp mi bu?
       -Bilmem biraz kalın daha çok halata benziyor.
(HH)-Sanki biryerden kopmuş gibi, acaba nereden?
       -Aramadan bulamayızki?
(HH)-E işimiz gücümüz yok kıçıkırık halatın nereden koptuğunu mu arayacağız?
       -E kıçıkırık halatın üzerinde bu kadar konuştuğumuza göre işimiz yok, aramamamız için  bir sebepte yok. Hem heyecan aramıyormuydun sen? Al sana heyecan.
(HH)-Aman ne heyecan ne heyecan...
       -Olum hem belki koptuğu yerde güzel birşeyler vardır.
(HH)-Ya kötü birşeyler varsa ne olacak?
       -Oda işin kumar kısmı.Ya hem karamsar olma baksana kaliteli birşeye benziyor kötü birşey olmaz hadi hadi yürü bulalım... 

   İçimdeki sesle aramızda geçen bu diyalogtan sonra aramaya koyuluyorum. Diyalog sizi aldatmasın beni teşvik edenin benle geldiği felan yok. Elimde saçma bir cisimle ne aradığımı bilmeden yürüyorum boş sokaklarda. Sabahın erken saatleri kimseler yok etrafta . Bu kadar saçmalıktan sonra bu saatte dışarıda olmama şaşırmıyorum.
   Yirmi yirmibeş dakika yürüdükten sonra bir ışık görüyorum. Yeşil bir ışık, yaklaşıyorum.....

       -Olum dur  gitme korkmaya başladım ben.
(HH)-Hadi lan sen demiyormuydun heyecan, macera, güzel şeyler diye. Ne oldu?
       -Lan korkuyorum işte elimde değil, bu kadar ilerleyebileceğini düşünmemiştim.
(HH)-Beni sınadın yani. En sinir olduğum şeyler arasında sınanmamın olduğunu bile bile yaptın yani.
       -Lan tamam işte özür dilerim, gitme...
  
   Son cümlesini kurarken kolumdan tutuyor.

(HH)-Hadi oradan korkak, bırak....

   Diyorum, kolumu kurtarıyorum ve yaklaşmaya devam ediyorum ışığa. Gündüz olmasına rağmen yaklaştıkça gözlerim kamaşıyor. Geliyorum tam ışığın ortasına. Gözlerim ışığa alıştıktan sonra yukarı bakıyorum. Halatın geri kalan kısmı orada. Gökyüzüne uzanıyor ucu bulutlardan ve ışıktan gözükmüyor. Elimdeki parçayı hemen bağlıyorum. Neden yaptığımı bilmeden çekiyorum halatı.

       -Bir nurmarası yokmuş lan
(HH)-Sen sus bee...

   Derken yeşil ışık kayboluyor.Tiz bir sesle beraber etrafı bembeyaz bir ışık kaplıyor o kadar fazla ki gözümü kapatmak zorunda kalıyorum. Açtığımda bembeyaz bir odada buluyorum kendimi. Bunları neden yaptığımı ve neden bunların olduğunu sorgulamam için epey bir vaktim olacağını anlıyorum içimdeki sesin kesildiğini ve odadan hiçbir çıkışın olmadığını fark edince....

1 DEN 10 A KADAR



   Sorunlar vardır insanın hayatında bazen.. Büyük veya küçük, salakça veya mantıklı, çarpıcı veya şaşırtıcı.... nasıl olursa olsun: eğer bir insanın kafasına girdiyse sorun artık önemli sınıfına da girmiş demektir. Hani hayatta sorunlarla baş etmenin yolları diye salakça tavsiyeler de bulunan sorunsuz mutantların dediği gibi; ‘Hayatta karşınıza çıkan engelleri ve sorunları aşmak sizi güçlendirecektir.’

   Doğrudur aslında aşılması lazım sorunların, aşılması lazım çünkü herzaman beklemekten hoşlanmayan yeni sorunlar vardır bekleme salonunda. Ve herzaman beklemekten sıkılıp birbirlerinden güç alarak isyana sürüklenen embesil sorunlar vardır aralarında. Aşılması lazım çünkü gerçekten sizi hayata karşı daha güçlü kılacaklardır. Yada siz anlamasanızda güçleneyim derken sizi günden güne dahada yıpratacaklardır. Orası sizin dayanma eşiğinize kalmış açıkcası.

   Bazende çözülemeyen sorunlar vardır. Bunlar parazittir, bekleme salonundaki üffleyip püflyen embesil sorunlardan da gıcık ve sorunludurlar. Tüm uğraşlarınıza rağmen sanki size zaman kaybettirmek isterler. (Bu iyi birşeymi yoksa kötümü bilemiyorum). Bunların üzerinde fazla yorulmamak gerekir. Çözülemeyen sorunlarda fazla oyalanmadan diğer sorunlara kucak açmak sizin için daha iyi olacaktır.

   Gelelim bütün bunların başlıkla ilgisine. O başlık benim gibiler için geçerlidir aslında. Bütün bunların gereksiz olduğunu düşünen, sorunları çözmek yerine hepsini biriktirdikten sonra gözlerini kapatıp içinden 1den 10a kadar da saydıktan sonra hepsinin uçup gideceğine inanan, yarı aptal, absürd hayalperest, her gözünü açtığında hiçbir sorunun uçup gitmediğini gören, bütün bunlara rağmen ‘amaaan en iyisi mutant olmak’ diyebilen ben içindir...

BİR SEPET DOLUSU YALAN

  
   İçinde çiçek olması gereken sepetimi yalanlarım doldurmuş. Niye burada olduklarını bilmiyorum. Sorgulamıyorumda, sorgulamama nedenim utançlarımın açığa çıkmasını istemememdir diye düşünüyorum. Hemen vazgeçiyorum bu düşünceden çünkü içlerinde utanılacak yalanlara rastlamıyorum. Ararken tedirginliğini belli etmemeye çalışan ben, bulamayınca zaten biliyordum havasına bürünüyor. ‘Kimbilir belki kendinden utanan, saklanan  yalanlar vardır aralarında’ diyorum.

   Duymamazlıktan geliyorum kendimi. Aldırış etmediğim düşüncelerimin arasında : “Pinokyo olsaydım çoktan intihar edermiydim acaba ?, Geppetto beni yaratırken böyle umut etmemiştir, ama olsun böyle ufak yalanları herkes söylüyor, şuradaki yalanı kesin birinin iyiliği için söylemişimdir.” gibi gereksiz sayılabilecek ve kendimi avutucu cümleler bulunuyor. Ne düşünürsem düşüneyim, ne söylersem söyleyim hiçbirşey bir sepet dolusu yalanla başbaşa olmam gerçeğini değiştirmiyor.

    “Acaba sepeti daha önce gören oldu mu?” sorusu aklıma gelirgelmez panikliyorum, elim ayağıma dolaşıyor. Saklamam lazım sepeti, ama nereye ve nasıl? En çok yaptığımı zannettiğim şeyi yapıyorum: Düşünüyorum. Bu sefer işe yarıyor bir fikir buluyorum ;

   Sepetteki yalanlarımı saklamak için hepsinin üstünü örtecek büyük bir yalan söyleyeceğim. Bu fikri kendime anlatırken fark ediyorum. Ben zaten bu yazımla onu yapmışım.

SÜNGER


   Bir sünger var elimde, nereden ve nasıl geldiğini bilmediğim. Ne işe yarıyabilir diye üstünde düşünüyorum, kafa yoruyorum birkaç gün. Ama bulamıyorum. Boşveriyorum, zora geldiğimde herşeyi boşverebildiğim gibi bunuda boşveriyorum ve atıyorum kenara. Üstelik, bulamadım ya ne işe yaradığını, kötülüyorum: salakça, bir insan süngerle ne yapabilirki en fazla bulaşık yıkar. gibi kendime has cümlelerle kötülüyorum.
 
   Yıllar geçiyor aradan bir not buluyorum. Nereden ve nasıl geldiğini bilmediğim. Tanıdık geliyor yaşadığım duygular. Notta: ‘Süngeri kullanma klavuzu’ yazıyor. Ne demek istedğini anlayamıyorum ilk başta. Kalbimin atışları hızlandığında ancak anlayabiliyorum benim işe yaramaz zannettiğim süngerden bahsettiğini. Notun devamını okudukça karışık,anlamsız,anlayamadığım kadar anlamlı duygulara kapılıyorum.

   Süngeri parmaklarınız tavanı görecek şekilde sağ avucunuza alın. Gözlerinizi sımsıkı kapatın. İçinizden bunun ne kadar saçma olduğuyla ilgili düşünceleri atın. Ve umut edin. Birkaç saniye içinde sünger içinizdeki bütün kötülüğü emecektir. Süngeri duru suyla yıkadığınızda tekrar kullanılmaya hazır olacaktır.(uyarı: sünger sadece 10 yıkamalıktır. 50 veya 100 yıkamalık süngerlerimizden isterseniz 0530... nolu telden bize ulaşmayı umut edin.)

   Bunları okuduğumda kendime gelmek için birkaç dakika olduğum yerde tepkisiz oturmak zorunda kalıyorum. Daha sonra süngeri arıyorum acelem varmışçasına. Bulmam uzun sürüyor. Bulduğumda kağıtta yazanları birdaha okuyorum hızlıca. Herşey hazır olduğunda sakinleşmem ve bunların saçma olduğu düşüncesini kafamdan atmam on-onbeş dakika sürüyor.

   Söylenenleri aynen yapıyorum. Umut ediyorum, tüm gücümle umut ediyorum fakat olmuyor. Birkaç defa denememe rağmen olmuyor. En başta bunların saçma olabileceğini düşünen ben, şimdi büyük bir hayal kırıklığı içerisinde buluyorum kendimi. Sonunda aklıma iki seçenek geliyor. Ya benim içimdeki kötülük süngerin ememiyeceği kadar katılaşmış ve sert, ya da birşeyleri yanlış yapıyorum. Birşeyleri yanlış yapmış olmam umuduyla nota tekrar bakıyorum.

   Eğer sünger işe yaramazsa, ileride işe yaramasını umut etmekten başka bir çareniz yok.
Notun arkasında bunların yazdığını gördüğümde belki umut etmekten bıktığım içindir ilk seçeneğin bana daha yakın olduğunu anlıyorum : Benim içimdeki kötülükler katılaşmış..... 

KÜT SAÇLI HAYAT

   Biliormusun? Hayat çok güzel. Ara sıra hataları olsada severim hayatı. Neşe dolu, sevecen, güleç, merhametli, kalbi temiz, adil........ insanlara değer veren, küçüklerinin yanağını, büyüklerinin pamuk ellerini okşayan..... temiz! kalbinde herkese yer açan biri, ben bizzat tanıdım oradan biliyorum.

   Dedi, yanıma yaklaşıp benle konuşmak için çaba sarf ettiğini anladığım, küt saçlı, hafif kumral, elmacık kemikleri hafiften pembe, kendini güzelleştirmek için elinden gelen çabayı gösterdiği belli olan bir kız. İlk başta normal, her iki insanın tanıştığında konuşabileceği şeyleri konuşmuştuk aslında, sonradan benim sözde umutsuz olduğumu sezmiş olmalı ki bana hayatla ilgili yukarıdaki basit cümlelerini sarf etti. Dahada devam ediyordu yalakalık diye nitelendirilebilecek  cümlelerine. Ama anlamam uzun zaman almadı. Anlamıştım onun kılık değiştiren hayat olduğunu, kelimelerime dikkat ediyordum artık, az konuşuyordum. Ara sıra gülümsüyordum yüzüne, anladığımı anlamasın diye. Anlamamıştı benim kadar zeki değildi, ya da benim takdiğimi uygulayıp anladığını bana sezdirmiyordu.

   Cümlelerini bitirmesini bekledim sonra kibarca hoşçakal dedim ve ayrıldım. Telefon numarasını bile istemeden ayrıldım. O muhtemelen kendine başka kurbanlar bulmaya giderken, ben hala hayatın güzel olup olmadığını anlamamış vaziyetteydim.......

ARALIK KALMIŞ HAYAT

   Sabah olmuş normalde hiç farketmezdim yüzüme vuran ışık hüzmesi olmasa. Boşvermeye çalıştım. Uyumaya devam etmek istedim ama olmadı. Güneş ısrarla gözüme vuruyordu. Yatakta birkaç dakika döndükten sonra pes edip kafamı kaldırdığımda gördüm perdenin aralık kalan kısmındandı bu ısrar. Normalde hiç aralık bırakmazdım perdemi ama olmuş birkere. Keşke birkerede olmasaydı, uykumu bölmeseydi ısrarcı güneş...

   Ne kadar debelenirsem debeleniyim güneş benden daha ısrarcıydı. Yarı uykulu halimle kalkmanın ve perdeyi kapatmanın bana işkence gibi geleceğini biliyor ve benle dalga geçercesine bunu yapmam için beni zorluyor gibiydi. Gerçi bende biliyordum bunu yapacağımı ama ne kadar inatçıyım diye kendimi sınıyordum aklımca.

   Güneş kadar inatçı değildim. Kalktım, oturdum yatağa, kendi kendime gülümsedim, düşündüm, uykumun kaçmaması için yarım açık gözlerle ışığa baktım ve düşündüm. Acaba bu aralık kalmış perdemdeki ışık hayat olsa ne yapardım. Karanlık mı aydınlık mı olurdu tercihim.

   Tabikide karanlık olurdu ve oldu. Çünkü ben karanlıkta uyumayı severdim. Ve o an uyumak istiyordum. Benim için hayat buydu o an.......

DÖNME DOLAP

   Lunaparka gideceğim uzun yıllar sonra. Hazırlanıyorum heyecanla. Arkadaşlarımı arıyorum, beraber gidelim diyorum ama kimse istemiyor . Karar veriyorum yalnız gideceğim ve yalnız eğleneceğim. Belki de orda arkadaşlar bulurum. Onlarla eğleniriz. ''Neyse bunlar ayrıntı. Önemli olan çocukluğumda binemediğim dönme dolaba binebilmek'' diyorum  kendime ve yola çıkıyorum, otobüse biniyorum. İçimi korkuyla karışık heyecan kaplıyor. Ama kararlıyım hemen toparlanıyorum. Keyfini çıkaracağım güzel zamanın.

   En sonunda lunaparka ulaşıyorum. İçeri giriyorum. Dönme dolabın tepesini görebiliyorum. Hemen oraya doğru yürüyorum. Aynı filmlerdeki gibi yavaş yavaş görünür oluyor ''çocukluğum''.

   Dönme dolap bomboş. Kimse çocukuğunu özlememiş yada herkes küçükken çok binmiş dönme dolaba. Neyse zaten göze almıştım yalnız binmeyi.

   En sonunda rüzgarı hissediyorum. Korkum ve heyecanım yavaş yavaş geçiyor. Yalnızım ama mutluyum. Yukarı çıkıyorum, taa gökyüzüne herşey ayaklarımın altında, gözlerimi kapatıyorum o an rüzgar yüzüme vuruyor. Tekrar açtığımda yerdeyim. Bu böyle devam edip giderken anlıyorum. Yaşadığım dakikalar hayatımın ufak bir özeti. Yukarı çıkıp çıkmadığı fark edilmeyen, aynı yerde dönüp duran, dönerken de dönme dolabı yöneten şefe ( yiğite teşekkürler) arasıra selam çakan ,yalnız ben..........

YÜZEN HAYALLER

   Hayallerimi bıraktım suya, öyle gerçekleşmelerini umut ettiğim için felan değil. Gerçekleşmemelerinden bıktığım için, bana ve beynime yeni hayallerim için yer açmaları için bıraktım onları suya. Hiç acımamıştım bırakırken, gözüm arkada kalmayacaktı, en küçük hayalimi bile özlememem lazımdı, kendime söz vermiştim bunun için....

   Ama tutamadım sözümü, yapamadım. Bırakmış giderken, dayanamadım döndüm geri, ben şimdiye kadar gerçekleşmeselerde eski hayallerimle mutluydum. Yeni hayal istemiyordum. Döndüm geri, oturdum suyun başına yüzen hayallerimi izliyordum. Hepside çok güzellerdi. Uzandım geri almak için hayellerimi, ama yetişemiyordum hayellerim çoktan benden uzaklaşmaya başlamışlardı. Bir çare bulmam lazımdı.....

Etraftan uzunca bir dal parçası aramaya çıktığımda aklıma düştü; Kağıttan yapılmış gemi ne kadar yüzebilirdi ki.........

MAHMUR KELİMELERİM

   Uykudan kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Annemin hazırladığı bana layık (ukalalık) kahvaltıyı yaptım. Saçımla uğraştım, hazırlandım.  Bunları 20 dakikaya sığdırmak benim gibi rahat bir adama zor geldi, ama yaptım.

   Otobüs bekliyordum. Yaşlı sayılabilecek bir teyze bana ''kızılaya nasıl gidebilirim'' diye sorduğunda cevap veremedim. Konuşamıyordum. Kelimeler çıkmıyordu ağzımdan. Hani insanın dili dolanır ya onun gibi birşeydi. Uyku mahmuru olmamdan kaynaklandığını düşünüyordum. Ama değildi, mahmur olan ben değil kelimelerimdi. Sanki isteyerek ya da istemeyerek yanlış işe yaramaktan bıkmışlar, sonsuz bir uykuya yatmışlar, ara sırada uyanın dememe karşılık tek gözlerini açıp, aldırış etmeden uykularına devam ediyor gibiydiler.
  
   Çabalıyordum uyandırmak için kelimelerimi. Çoğu kez yanlış kullanılsalar bile, yalakalık yapıyordum uyanıp işime yaramaları için. Poh pohluyordum, uyumayan birkaç güzel kelimemle işe yarıyacaklarını hissettirmeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Tanıyordum kelimelerimi inatçıydılar uyanmazlardı boşuna uğraşıyordum.

   Boşuna uğraşıyordum çünkü teyze çoktan benden umudu kesmiş, seyrek adımlarını otobüse doğru atmaya başlamıştı bile. İhtiyacım kalmamıştı o anlık kelimelere. Ama ihtiyacım olacaktı yeniden. O yüzden uyandırmam gerekecekti kelimelerimi.

Dedim ya ben kelimelerimi tanıyorum. Nasıl uyancaklarını da elbet bulurum...

TÖRPÜLENMİŞ MERHAMETİM

   Yolda yürürken beş altı yaşlarında bir çocukla karşılaştım. Kumral, hafif toparlak, her çocuk gibi saf ve temiz yüzlüydü. Elinde ne olduğunu tam anlayamadığım birşey vardı. Hararetli bir şekilde yere sürtüyordu. Hırslıydı, heycanlıydı, azimliydi, gururluydu aynı zamanda korkuyordu. Korktuğunu hissedebiliyordum. Bir amacı olduğu açıkca belliydi.

   Hemen yanına yaklaştım. Ürker gibi oldu. Ürkmesi sadece işine kendini çok kaptırmasından dı. Sordum ne yapıyorsun diye..

   ‘Bu devirde kimseye merhamet etmiyeceksin, acımayacaksın’ Bu sözleri babasının söylediğini anlatırken sanki karşımda erişkin biri varmış gibi hissettim. Anlamalıydım o çocuğun elindeki şeyi merhametsizce, acımadan yere sürtüşünden anlamalıydım merhametini törpülediğini. Anlamalıydım, o küçük ağızdan bu sözleri duymaktansa kendim anlamalıydım.

   Anlayamadım, kulağımla duymuş sarsılmıştım, kokrkmuştum, sinirlenmiştim. Çocuk elindeki şeyi acımasızca yere sürtmeye devam ederken, ona aşağlayıcı bakışımdan anladımki bende çoktan merhametimi törpülemişim........  

KIRIK KAFALARDAKİ KASKLAR

   Kafalarına kask takmış insanlar tanıyorum. Neden taktıklarını uzun bir süre düşünüyorum. Ama bulamıyorum. Kıvrak sandıkları kokuşmuş beyinlerini korumak içinmi yoksa kokuşmuş beyinlerini saklamak için mi taktıkları arasında gidip geliyorum. Anlayamıyorum bir süre taki onlardan birisiyle tanışana kadar. Kokuşmuş beyninin, kokusuna kaskın fayda etmediğini görene kadar. İşte o zaman anlıyorum bu insanların kokuşmuş beyinlerini saklamak için kask taktıklarını. Tabi başarılı olduklarını zannediyolar. Kask takmışlar ya, hemde kıvrak zannediyolar ya beyinlerini. Bilmiyolarki insanların duygularının olduğunu. Kıvrak zannettikleri beyinleriyle insanları herzaman kandıramayacaklarını farkında değiller ki. Onlar için sadece cepleri ve kıvrak zannettikleri beyinleri önemli.

   Yalnız kalacaklar. Etraflarındaki insanlar kokuşmuşluğun kokusunu gün gelecek alacak. Onlar hala kask takarak korunduklarını zannetsinler kafalarından çoktan kan akmaya başlamış.....

GÜRÜLTÜNÜN KULAĞINA PAMUK

                                                          

   Gürültü istemiyorum. Bırakın yanımdakini, kendi düşüncelerimi duyamamaktan bıktım. Yolda yürürken on saniye araba geçmediğinde kendimi sessiz, sakin huzurun içinde hissetmekten bıktım. Eve geldiğimde az biraz sessizliğin bana birdaha dışarı çıkmayacağım dedirtmesinden bıktım. Dışarı çıkmadan önce ‘bugün ne gibi gürültü nitelikli düşüncelerle karşılaşırım acaba’ diye kendime sormaktan bıktım. Bir kafede oturduğumda uğultuların beynimin dayanma sınırlarını zorlamasından, en kötüsüde bu uğultuların çoğunun birbirlerini dinlemeyen insanlardan kaynaklanaklanıyor olmasından bıktım.

   Bıktım bu dünyanın gürültüsünden. Herşeyi susturmak istiyorum. Merak etmeyin ‘sadece birakaç dakika sussun yeter’ demiyeceğim. Ben seni çok dinledim gürültü şimdi sen sus ve beni dinle diyorum.... Ama nafile gürültü çoktan kulağına pamuk tıkamış bile......

SUYUN ALTINA TUTTUM CEHALETİMİ

 
  Dışardan gelmiştim. Kapıyı çaldım annem açtı. Girdim içeri, ayakkabılarımı çıkardım. Tam odama giderken annem seslendi ‘ellerini yıkadın mı?’. Bunu hep yapardı. Ben de hep düşerdim bu oyuna.

   Odama gitmekten vazgeçip banyoya gittim. Ellerimi yıkadım, iyice sabunladım, reklamlardaki gibi 3 dakika boyunca, çok pis bir işte çalışıyormuşcasına, dünyanın kokuşmuşluğunu çıplak ellerimle temizlemişçesine sabunladım elimi.

   Annemin bilidği birşey vardı. Boşuna dememişti herzamanki gibi ellerini yıka diye. Çıkmıyordu elime bulaşmış cehaletim. Ne kadar yıkarsam yıkayım çıkmıyordu. Sanki dünyanın kokuşmuşluğunu temizlerken, tüm dünyanın cehaletini de elime bulaştırmıştım.

Gitmiyordu lanet cehalet elimden. Ya pes edip onunla yaşamayı öğrenecektim yada marketten mantık katkılı sabun alacaktım.....

YANAĞIMDAKİ GAMZEYİ ÇALMIŞLAR!

                                                     

   Polisi aradım hemen çok korkuyordum. Panik bir şekilde anlattım olayı. Hırsızın eşkalini sorduğunda dona kaldım. Nasıl derdim gamzemi çalan bu pis dünya diye. Diyemedim de zaten. Polisten umudumu kesmiştim o yüzden. Ağladım günlerce, dışarı çıkamadım. Aynaya, en son gamzemin çalındığı gün, sabah kalkıp yüzümü yıkamak için banyoya gittiğimde bakmıştım.

   Bu pis dünyanın gamzemi çaldığından emin olmama rağmen bir umutla, belki kaybetmişimdir diye dostlarımı aradım. Herkesten bekledğim cevabı aldım.

   Halbuki çok güzeldi benim gamzem. Herkes beğenirdi. Çok yakışıyor sana gülmek derlerdi. Artık gülemedğimi bilmelerini istemiyordum. Dışarı çıkamadım bir süre. Sonradan alıştım tabi insanın herşeye alışması gibi. Uzun zamandan sonra dışarı ilk adımımda gördümki  kimsede gamze yokmuş. İnsanlar gamzelerini çoktan çöpe atmış.

   Ama biliyorum benimkini çaldılar. Ben çöpe atmadım. Nasıl atardım annemin dokunduğu, sevdiği gamze mi ?. Acaba sakallarımı kessem çıkarmı yeniden ortaya?. Belki saklanmıştır......

MOLA YERİNDE UNUTTUM SANA ALDIĞIM SEVGİYİ


   Sana almıştım. Çok hevesliydim sana vermek için, içim içime sığmıyordu. Özene bezene de paketlettirmiştim. Hediye paketi yapan kıza ufak bir azar bile çekmiştim düzgün paketliyemiyor diye. Ama o da heyecanımı anlayıp birşey dememişti. Epey uğraşmış, mükemmel, içindeki sevgime layık bir şekilde paketlemişti.

   Otobüs mola verdi. Ben çay içmek için indim otobüsten. Hediyeni de yanıma aldım tabi, nasıl bırakırdım yabancıların içinde, sımsıkı elimde tutuyordum. Çayımı içip otobüse bindim. Otobüs hareket ettiğinde, kalbimin uyarısını duyamadım. Özür dilerim hediyeni mola yerinde unuttum...

   Bunlara inanmanı çok isterdim. Ama biliyoruz ikimizde baştan beri hiç inanmamıştık bu klasik yalana. Mola yerinde unutulan sevgileri görünce aklıma gelmişti bu yalan. Ama sesini çıkarmadan dinledin beni, ben de hiç yüzüm kızarmadan anlattım sana.. Lütfen hak ver bana da nasıl söylerdim yüzüne karşı sana hediye almadım diye.......

KOKUŞMUŞ DÜNYAYA PARFÜM!

 
  
Parfüm sıkıyorum hergün dışarı çıkmadan, hem de bolca, sahneye çıkarcasına, bir sevgiliyle buluşurcasına, leş gibi kokuryomuşcasına. Dünyanın kokuşmuşluğunu bir nebze gizlemek için sıktığımı dışarı çıkınca fark ediyorum. Ancak: dört bir yanımın çöplerden geçilmediğini, birkaç adımda bir leş kafalılarla karşılaştığımı, ciğerlerime temiz hava yerine sigara dumanı çektiğimi fark ettiğimde anlayabiliyorum dünyayı kurtarmak istediğimi. Geç anladım diye hayıflanıyorum ama nafile erken anlasaydım da elimden, dışarı çıkarken parfümü üstüme boca etmekten başka birşey gelmeyecekti. Düşünüyorum acaba herkes benim gibi yaparsa, dışarı çıkmadan herkes kendi pisliğini yok edercesine parfüm sıkarsa üstüne dünyanın kokuşmuşluğu geçer mi?

    Zannetmiyorum geçeceğini. Dünyayı, kendimizi o kadar pisletmişizki dünyayı batırıp çıkarsan parfüm şişesine kurtulamayız bu kokuşmuşluktan.... Ama hiç olmazsa kurtulduğumuzu zannedebiliriz....

BİR TUTAM SAÇIM VE TEK KALMIŞ KİBRİTİM


   Bir tutam kalmış saçım. Sol elimde de tek kalmış kibritim. Hayat bana birşeyler anlatmak istiyor. Sanki yak kalbindeki bir tutam kötülüğü diyor. Yakıver bir çırpıda saçınla beraber, ama kalbine de dikkat et oda yanmasın kötülükle birlikte diyor. Peki diyorum yakarsam dikkat etcem...Yakamıyorum bir türlü kafama soktuya hayat bir kere, kalbine dikkat et dedi ya. Korkuyorum kalbimi de yakmaktan. Bir tutam saçımdan daha az iyiliğimide yakmaktan korkuyorum. Ama dostlarımı çağırdım ya, cebimden düşen cesaretimi de buldum ya. Kendime güveniyorum o yüzden, risk almaya hazırım..

   Kararımı veriyorum. Yakacam bir tutam saçımla beraber kalbimdeki kötülüğü. Yakacam tek kalmış kibritimi ateşliyecek kibrit kutusu bulur bulmaz.

DONDURMA KÜLAHIMIN ALTI DELİNMİŞ

                                                  
                                                    


  Dondurma yiyorum 3 yaşındaki çocuk gibi şen ve acemi. Ağzımın kenarlarından akıyor fıstıklı olan, burnuma bulaşmış portakallı, nasıl olduğu hakkında bir iki dakika düşündüğüm saçıma bulaşan vanilyalıyı da unutmamak lazım. Cevabını bulamamışken birde bakıyorum en sevdiğim ayakkabılarımın(süperstar) üstünde dondurma var. Bir anda sinirleniyorum 3 yaşındaki çocuk nasıl sinirlenirse öyle. Hiçbirşey yapmadan durup haykıra haykıra ağlamak istiyorum. Annemin gelip ne oldu demesini, ağzımı yüzümü silmesini, elimden tutup beni sakinleştirmesini istiyorum ama yapamıyorum. Aklıma geliyor 21 yaşında olduğum.

  Bir anda dondurmanın hala külahın kırık altından akıttığını fark ediyorum. O sinir ve ağlayıp ağlamama ikilemi içinde ağzıma götürüyorum külahın alt kısmını. Bir anda sakinleşiyorum sanki. Hararetli bir şekilde emiyorum yarı erimiş dondurmayı. Sanki olgunluğu içime çekiyorum. Birbirine karışmış dondurmayı emdikçe büyüyorum. Kimseye ihtiyacım olmadan ağlamadan sızlanmadan iş başarmanın hazzını hissediyorum. Bir yandanda dondurmanın böyle yenmesinin daha güzel olduğunu anlıyorum. Dondurmayı bitirdiğimde artık çocuk gibi hissetmiyorum kendimi.

  Olgunlaşmış, büyümüş kafası dik, göğsü dışarda eve dönerken; farkında değilim hala saçıma kadar her tarafımın dondurma olduğunu.....